Cevdet Erek

WRITTEN BY
Kültigin Kağan Akbulut

PHOTOGRAPHY

Neven Allegier

2017 yılının sonuna geldiğimiz günler. 22 Aralık Cuma günü Peyote’ye uzun süredir adımını atmayan bir kitle selamlaşıp konser alanına giriyor. “Cevdet’e geldik” diyen insanlar arasındayız. Cevdet Erek’in “Davul” albümünün lansmanına gelmiş “güncel sanat” tayfası neler olacak diye bekliyor. Bir tarafta da Nekropsi kitlesi var. Onlar müzik dinlemeye gelmişler, ritimlerden, intro’lardan ve daha önemlisi bir dönem kurdukları müzik gruplarından bahsediyorlar. Bizse performans bekliyoruz, davullar uçuşacak mı birbirimize soruyoruz. İkisi de olmuyor, iki taraf da “ilginç, evet” diyerek ayrılıyor. Erek iki taraf arasında özgürce dolaşıyor.









Cevdet Erek

WRITTEN BY
Kültigin Kağan Akbulut

PHOTOGRAPHY

Neven Allegier

2017 yılının sonuna geldiğimiz günler. 22 Aralık Cuma günü Peyote’ye uzun süredir adımını atmayan bir kitle selamlaşıp konser alanına giriyor. “Cevdet’e geldik” diyen insanlar arasındayız. Cevdet Erek’in “Davul” albümünün lansmanına gelmiş “güncel sanat” tayfası neler olacak diye bekliyor. Bir tarafta da Nekropsi kitlesi var. Onlar müzik dinlemeye gelmişler, ritimlerden, intro’lardan ve daha önemlisi bir dönem kurdukları müzik gruplarından bahsediyorlar. Bizse performans bekliyoruz, davullar uçuşacak mı birbirimize soruyoruz. İkisi de olmuyor, iki taraf da “ilginç, evet” diyerek ayrılıyor. Erek iki taraf arasında özgürce dolaşıyor.

“ÇOK CESUR BİR İNSAN DEĞİLİM AMA BİR SONRAKİ BÜYÜK ADIMI ATMAYI SEVİYORUM.”


Bir tarafta özellikle son birkaç yılda yaptığı çağdaş sanat alanındaki büyük çaplı işler var. Sidney, Ekvador, Berlin, Roma ve Bristol gibi haritalaması bile zahmetli bienaller ve sergiler bütünüyle karşı karşıyayız. 57. Venedik Bienali Türkiye Pavyonu’nda yer alan “ÇIN” ses ve mekan yerleştirmesi Erek’i Türkiye’deki çağdaş sanatın son dönemdeki “yükselen figürlerinden” biri haline getirdi. Ancak bu işin diğer tarafı da var. Erek, İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuarı ve Müzik İleri Araştırmalar Merkezi’ndeki görevine devam ediyor mesela. “İster sanattaki faaliyetler olsun, ister müzikteki, bu etkinliklerin ardından okula gitmek hoşuma gidiyor. Hem öğrencilere başka bir enerji getiriyorsun, hem de başka türlü bir hoca olabileceğini gösteriyorsun. Bir de okul bütün o “sanatçı” havasını senden alıyor. ’Cevdet Bey’lerden çıkıp kantinde aynı şekilde hayatına devam ediyorsun”



Çünkü diğer tarafta da “Nekropsi’nin davulcusu” Erek var. Abluka ve Sivas filmlerinin müziklerini yapan, Nekropsi’yle beraber konserden konsere koşturan Erek’ten bahsediyorum. İki taraf, iki kitle Erek’in farklı yönlerini tanıyor, hatta bu iki kitlenin karşılaşma yüzeyi o kadar geniş de değil. Ancak bütün bu işler aslında Erek’in aklında sarmallar halinde dolaşıyor.

 

“Bu 15 yıllık süre. hiç de kolay olmadı. Sosyal olarak uzaylı gibisin. Konservatuarda çalışıyorsun bienale katılıyorsun. Ama döndüğünde sadece birkaç kişi nereye gittiğini biliyor. Mimar arkadaşların bakışı bir tarafta, müzisyen arkadaşlarının bakışı farklı… Bütün bu perspektifler sende olsun istiyorsun.” Erek bu çok perspektifliliği kuir olma hali üzerinden tanımlıyor.

 

Beklentiler, büyük albümler, “Cevdet Bey”li sanat açılışları pek umurunda değil, ya da en azından bir yere kadar umurunda. Mimari eğitimi almış, bir dönem mimarlık ajansında çalışmış, sonrasında sesin etkisiyle müzik alanına kaymış, sonrasına da güncel sanatın özgürlüğünü keşfedince kendine orada yer bulmuş Erek bütün bu alanlar arasında elinde birasıyla dolaşıyor. Çünkü onun için tek mesele kendi yapmak istedikleri. Muhtemelen hakkında yazılan bu tarz “Erek”li başarı hikayelerini de burun kıvırarak okuyor. çünkü devamında şunları söylüyor: “Çok kötü çarpışmalar da oluyor. Yaptığın iş bazı insanlara boş geliyor. Anlatınca kulağa başarı hikayesi gibi geliyor, başarılı bir sanatçı portresi çiziyorsun. Ben çok bunalım yaşadım demenin anlamı yok. Ama bu işler her zaman davulla zurnayla olmadı, onu söylemek istiyorum.”

 

Venedik Bienali Türkiye Pavyonu birçok sanatçı için zor bir alan. Mekanın tarihsel ağırlığının yanında bir de ülke temsiliyeti meselesi var. Orada Erek gibi genç ve disiplinler arası çalışan bir sanatçının yer alması önemliydi, Erek de mekanı kendinden beklendiği gibi mimari ve müziğin bir araya geldiği bir alana dönüştürdü. Zincirle kapatılmış demir parmaklıklar, karanlık bölgeler ve ses enstelasyonundan oluşan “ÇIN” birçok kişiye ülkenin içinde bulunduğu durumu hatırlattı. Ancak, “ulusal pavyonlar ne anlatır, ülkede üretilen sanatın özetini mi sunar, yoksa ülkenin halini mi özetler” soruları baki. Erek ülke temsiliyeti meselesine sanatın içinden bir temsiliyet düşüncesiyle yaklaştığını söylüyor.

 

“Dışarıdan çoğu insan için ister istemez Türkiye’yi temsil ediyorsun. Ama ben şöyle bir formül buldum. Ben bir Türkiye temsili var ediyorum, ama bir sanatçı olarak temsil etmiyorum. Sanat yapan bir kişi olarak şu dikdörtgen Türkiye’yi temsil ediyor diyorum. Bu ürettiğim materyal Türkiye’yi temsil etsin istiyorum. Ben sanatçı olarak büyükelçi gibi bir temsil barındırmıyorum, sanatın iç dilinden bir temsil sunuyorum. O yüzden “ÇIN” kataloğuna yazdığım “kendini tekrar etmek için” metninde, bir dikdörtgen bir ülkeyi temsil eder diye geçiyor. Sanatçının bir kültür ataşesi gibi ülkeyi temsil etmesindense, sanatçının sanatın içindeki temsil fikriyle çalışmasını doğru buluyorum.”





Şimdi biraz geriye saralım. Erek, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesinde Mimarlık eğitimi aldıktan sonra birkaç yıl ofiste çalışır. Ancak kısa sürede mimarlık yapmak istemediğini anlayınca 2000 yılında İTÜ’de Ses Tasarımı yüksek lisansına başlar. Ünlü popçuların, cazcıların MİAM’ın stüdyosuna kayıt yaptırmak için geldiği ve Erek’in de tonmaister olarak çalıştığı ilginç günler. Bir tarafta da 1996’da ilk albümleri “Mi Kubbesi”ni çıkardıktan sonra dönemin bütün üniversite şenliklerinde ve müzik mekanlarında konser veren Nekropsi var tabii. Bütün bu farklı disiplinlerden eğitimler, farklı formlar, biçimler arasında kendine yol çizmeye çalışan Erek’in karşısına Viyana ziyareti sırasında arkadaşının çekiştirmesiyle gittiği 11. Documenta çıkar. Küratör Okwui Enwezor’un metninde bahsettiği “kültürün hali hazırdaki yeri ve onun karmaşık, küresel bilgi sistemleriyle olan ara yüzleri” tam da Erek’in aradığı şeydir. Onlarca ülkeden yüzlerce sanatçı, Türkiye’de o zaman çok az görülen ifade biçimleri ve Erek’in deyişiyle izleyicinin ve organizasyonun ciddiyeti ilgisini çeker. “Acaba bu dünya mı benim dünyam”, diye düşündüm. Grup bitmişti, mimariye devam etmeyeceğimi biliyordum. Bir anda bu düşüncelerimi, elimdekileri birleştirebileceğimi anladım. Buraya etkilenmiş olarak döndüm. Oranın bir dünya olduğunu gördüm.”

 

Sonrasını hızlıca ikri sarmak gerekiyor, çünkü çok uzun bir liste. Türkiye’de kamusal sanatın yükselişe geçmesini sağlayan Yaya sergileri, Santralistanbul, Arter, İstanbul Modern, Platform ve İstanbul Bienali’ndeki çalışmalar. Yurtdışına çıktığımızda da Palais de Tokyo’dan Sharjah’a, MAXXI’den Jameel Prize adaylığına kendisinin de hatırlamakta zorlandığı bir liste. “Yaya Sergileri’ndeki ilk işim ‘Avluda’ beni korkutacak kadar ilgi gördü. Ardından birçok kişi görüşmek istedi. Ve derken devam etti,” diyor Erek. Ancak en başında da belirttiğim gibi “başarı hikayesi”nin arkasında onlarca yıllık çalışma, disiplinler arasında yaşanan gelgitler var. “Bunları anlatırken çok bütünlüklü ve mantıklı bir sırayla olmuş gibi görülüyor ama tam tersi ’zor süreç’ler.”

 

“Hemen hemen 15 senedir çağdaş sanat alanındayım ve devamlı çalışıyorum. Arada okul hep devam etti, Nekropsi yükseldi ya da film müzikleri yaptım. Çok cesur bir insan değilim ama bir sonraki büyük adımı atmayı seviyorum.” Erek’in çalışma stiline ya da bu kadar karmaşık süreçleri nasıl yürütebildiğine dair en ilginç ipucu belki de bu, bir sonraki büyük adımı atabilmek. Ancak bir yandan da bütün bu yurtdışında yer aldığı için uzaktan idare edilmek zorunda kalınan işler, dünyanın farklı mekanlarındaki konserler, kayıtlar arasında Erek hayatının bir kısmının çok muhafazakar geçtiğini söylüyor. Berlin’de ya da Londra’da yaşamak yerine ailesine yakın bir İstanbul semtinde kalmayı seçiyor. Halen eğlenmek ve arkadaşlarını görmek için Peyote’ye gidiyor. Öğrencilik günlerinin aynısı. Hatta son albümü “Davul”da kullandığı davul da 20 yıl önce Balkan müzikleri çalmak için kullandığı davulun ta kendisi.

 

Bristol’da kurulan ve çalışmalarını Berlin’de sürdüren Subtext Recordings çoğunlukla enstrümantal alanda çalışan bir plak şirketi. Subtext Recordings şirketinden çıkan “Davul” tam yerini bulmuş. çünkü şirket bu tarz “sesleri” topluyor. Erek zaten daha önce Abluka filminin müziklerini de aynı firmadan çıkarmıştı. Yedi parçalık “Davul” albümündeki parçaların isimleri “Heal”, “Flow”, “Kirast”, “Walnut”, “Dicycles” vs. Bir kısmı anlayamayacağınız üzere anlamsız kelimeler. “Bunlar ne anlama geliyor” diye sormaya gerek olduğunu sanmıyorum. Ancak albümün en hararetli, dinleyicinin dikkatini en çok çeken parçası “Dicycles” ilginç bir yerde duruyor. Müzik alanında söz söylemek bana düşmez. Ancak bu şarkının ve albümün sonundaki “Hofff, yeah” yakınması bir yandan o kadar gürültünün sonunda rahatlayan müzisyenin feryadını dile getiriyor, bir yandan da albümü baştan sona dinleyen dinleyicilerin halet-i ruhiyesine dokunuyor.

 

“Geleneksel bir aletle solo albüm yapma fikri beni çok heyecanlandırıyor. Subtext de anladı ne yapmak istediğimi. Davul bana hayatımın aleti gibi geliyor. Bir de fiziksel bir yönü var, mobil olması. Aleti karnında gezdiriyorsun, en iyi sen duyuyorsun. Bu davul iki derili bir davul. Bu albümün en önemli fikri bir taraftan basları vururken diğer derinin de rezone olması. Bu bir ‘Anatolian drums’ albümü değil. Benim alışmış olduğum müziklerin, başka kültürlerin davul çalma dili giriyor.”

 

Balkan müzikleri çalan bir gruptan Nekropsi’ye, oradan da tamamen soyutlamaya varan “Davul” albümüne. Yaya Sergileri’nden şans diyebileceğimiz kadar rastgele olan Documenta ziyaretine ve oradan da Venedik Bienali Türkiye Pavyonu’na… 20 yıla yaklaşan bir hikayeden bahsediyoruz. Birçok kararsızlığın ve kararlı adımların, ne yaptığını anlamayanlarla destek verenlerin, müzikle mimarinin, çağdaş sanatla seslerin bir araya geldiği, iç içe geçtiği, birbiriyle didiştiği ve bazen de anlaşarak karşımıza çıktığı bir hikaye.

 

Konuşurken parmaklarını masaya vurarak müzik yapan, heyecanlandığında ayağa kalkarak çalıştığı mekanları tasvir eden, bir işi anlatırken karmaşık yapısını net bir şekilde söze döken Erek uzun süren sohbetimizin sonunda gelecek planlarını sorduğumda sakinleşiyor. Geleceğe dair çok büyük planlar çizmiyor, ülkemizde yaşayan herkes gibi. “Müzik her zaman hayatımda olacak” diyor Erek. Web sitesinde bulunabilecek “upcoming” sergileri sıralamak yerine sadece bunu söylüyor. Ritimler, sesler, mekanlar, enstalasyonlar arasında dolaşmaya devam ediyor.